“Goryeo’ ya Hoşgeldin”-5

“Uzaklaşın, lütfen gidin.”dedim ağlayarak ona bakarken. “Hae soo noldu , neden…” “Istemiyorum benden uzaklaşın, uzaklaşın.” “Ayağın kanıyor hae soo neden böyle davranıyorsun anlamıyorum.” “Sizden uzak olmak istiyorum.” Dedim iç çeke çeke. Hem kendim için hem de onca masum insanın ölmemesi için burdan uzaklaşacaktım. Birçok kez denedim bazı şeylerin olmamasi için ama yine de engel olamamıştım. Ama bu sefer… bu sefer mutlaka engel olacaktım. Olmak zorundaydım. “Neden hae soo neden.?” Birden bağırınca olduğum yerde irkildim. Sonra şaşkın ağlamaklı gözlerle ona baktım. Yüzünde bi kabulleniş ifadesi vardı. Alayla gülümsedi bana bakmadan. “Sen de mi?” “Hıh?” “Sen de mi?” Diye bağırdı hiddetle yüzüme bakarken.

Hala şaşkındım ve korkuyordum. Bağıra bağıra konuşmaya devam etti. “Ben burdayım… burda yaşıyorum artık. Onca seneden sonra buraya geldim.” Gözleri buğulanmıştı. İşte şimdi patlamış bir bomba gibiydi.

“Şimdiye kadar hep bir köpekmişim gibi davrandılar. Hiçbir zaman insan yerine konulmadım.” “Kahretsin ki hala aynıyım herkesin gözünde.” Çırpınıyordu adeta. Bu haline çok şaşırmıştım. Bunca zamandır neler varmış içinde… “Prensim…”Dedim kısık bir sesle. Sözüme devam etmeme izin vermedi.” Kes sesini, seninde onlardan bi farkın kalmadı artık.” “Herkes…” burnunu çekti yüzünü sildi ve kısılmış sesiyle bağırmaya devam etti. “Herkes benden uzaklaşıyor dayanamıyorum artık anlamıyor musun?” Delirmiş gibi ağlıyordu. Dizlerinin üstüne çöktü. Çaresizce kendini hırpalamaya devam etti. Bu hali içimi acıtıyordu. Her çaresiz bağırışı kalbime ok gibi saplanıyordu. Hızla yanına dizlerimin üstüne çöktüm. Yüzü, gözleri kızarmıştı. Eliyle omzumdan beni ittirdi. ” Defoool, defol git burdan.!” Kendimi toparladım. Ve ona bakmayı sürdürdüm. Omuzları çökmüş, ağlıyordu sadece.

O katil olamazdı. Olamazdı…

İstemsiz bir şekilde aniden kollarımı ona sardım.” Prensim…” “Bırak beni git burdan, uzaklaş benden.” Elleriyle ona sardığım kollarımı ittirdi ve ayağa kalktı. Sağa sola yalpalanarak yürüyordu. Bende arkasından topallayarak yürüyordum. “Prensim özür dilerim.”

“Sadece olacaklardan korktuğum için öyle demiştim.” Diyemedim

Onun bu şekilde gitmesine göz yumamazdım. Hızla arkasından beline sarıldım. “Prensim , yalvarırım…” Dedim ağlayarak. Olduğu yerse durdu ve bana döndü. Nefretle bakıyordu bana. “Hani sormuştun ya tahta çıkmak ister miydin diye.” Dedi. Kararlı bi tebessüm yerleşmişti yüzüne. Biraz daha eğilip gözlerimin içine baktı.

“O taht bana ait.” ” Ben buraya boşuna getirilmedim yıllar sonra.” “Ben bu ülkenin kralı olacağım. Bu ülkeye adım attığım günden beri kendime verdiğim sözümü gerçekleştireceğim. Sende göreceksin Hae soo.”

Yüzü gözlerimin önündeydi. O bu sözleri söylerken kalbim her söylediği cümlede daha da çok ağrıyordu. Elimi kalbimin üzerine götürdüm.

O… o kral olacaktı.

Umutsuzca yüzüne bakıyordum. Yarası olan tarafta bi maske vardı. Korkutucu gözüküyordu. Yaşlarla dolu gözlerimi maskesine çevirdim. O ise maskesine baktığımı görünce hızla doğruldu. Ve yavaş adımlarla yanımdan uzaklaştı.

O maske çıkacaktı. O yara yok olacaktı. Ve biz Gwangjong un gerçeğiyle yüzleşecektik.

“Goryeo’ ya Hoşgeldin”-4

Artık hatırlıyordum. Fakat içimde garip bir his vardı. Hem olacaklardan çok korkuyordum hem de yarım kalmış hayatımı özlüyordum. Herşey yerine oturmuştu kafamda. Gwangjong, Wang So’ydu. Ama nasıl olabilirdi bu. Prens Wang So nun yüzünde yara izi vardı. Ve Goryeo da bedeninin herhangi bir yerinde yara izi olan biri asla kral olamazdı. İmkansızdı. Prens olsa bile. Peki ya nasıl tahta çıktı? Ve 26 yıl boyunca ülkeyi nasıl idare etti?

Kral ölüm döşeğindeydi. Zaman daralıyordu. Herşey çok hızlı gelişiyordu. Tek merak ettiğim Wang So nun nasıl tahta çıktığıydı.

Prens Wang Eun la çay içiyorduk. Benim en yakın arkadaşımdı. Belkide bu hayatımdaki tek güzel şey olabilirdi. “Bak sana ne yaptım?”diyerek arkasında sakladığı küçük bez bebeği çıkardı. “Prensim bu çok güzel, çok yeteneklisin bu konularda.” dedim gülerek. Sevinçle bebeği aldım.” Bu ben miyim şimdi?” Gülerek ona döndüm. Ama onun suratı asılmıştı. Kaşlarımı istemsiz bir şekilde çatarak ” Ne oldu Eun?” Diye sordum. “Yetenek mi , yetenek bende ne arar?” Diye sitem edince ister istemez şaşırdım.”Neden böyle söylüyorsun gayet yeteneklisin tabi ki.” ” Wang Wook abim çok zeki ve akıllı,Wang Jung çok iyi bir asker Baek Ah abim müzikte resimde çok yetenekli ,Wang So abim de tam bir dövüş ustası ve hepside taht için savaşıyorlar, ben beceriksizin tekiyim.” Ne diyeceğimi bilemiyordum hayretle ona baktım sadece. Daha 14 yaşındaydı ve tahtı düşünüyordu. Wang Eun bile böyle düşünürken diğerlererini tahmin bile edemiyordum. Düşündüğümden daha kötü günler geliyordu.

“Akşam büyük bir toplantı olacak Hae soo ona göre giyinmelisin.” dedi ablam aynadan bana bakarken.” Bu üzerimde ki olmamış mı ki?” Ablam biraz memnuniyetsizce bakınca “Peki” dedim ve başka bir kıyafet giydim. Aynadan kendimi izlerken ablamda makyaj yapıyordu. Genelde ben yapardım makyajını ama bu sefer kendi yapmak istedi. Dikkatle kendimi izlemeye devam ettim. Aniden kalbime bir sancı girdi. Aynaya daha da yaklaşıp dikkatle yüzüme baktım. Sanki içimde sıkışmış birşeyler vardı. istemsizce derin derin soluk alıp veriyordum. Gözyaşlarım kendiliğinden akıyordu.

Ellerim Wang So’ nun yüzündeydi… Yüzüne dokunuyordum O’ nun

Kendime gelmeye çalıştım. Buğulu gözlerle ellerime baktım.” Hayır, olamaz, bu olamaz.” Diyerek kafamı reddedercesine salladım. ” Ben yapamam bunu.” ” Ne oldu Hae soo iyi misin?” Boş gözlerle ablama baktım.” Abla…” ” Canım noldu neden ağlıyorsun?” Çaresizce ablama bakarken geri geri gidiyordum. Burdan uzaklaşmam gerekiyordu. Kendi ellerimle onu tahta çıkaramazdım. Hızla odadan çıktım. Koşuyordum. Nereye gittiğimi bilmeden umarsızca koşuyordum. Ayağımı sert bir cisme çarpınca yere yüzüstü düştüm. Acıyla bağırdım. Hem ağlıyordum hem korkuyordum. Bir yandan ayağımı ovuşturuyor bir yandan ” Ben yapamam bunu. ” diye söylenip duruyordum. O sırada arkamda bi hışırtı sesi gelince hızla kafamı arkaya dönderdim. Gözlerim korkuyla açılırken Wang So’ ya çaresizce baktım. Ona kendi ellerimle yaptığım makyaj sayesinde kral olacaktı. Ona bunu ben yapacaktım. Ben… kalbimdeki sancı gittikçe çoğalırken O da bana gittikçe yaklaşıyordu.

“Goryeo’ ya hoşgeldin”-3

İçimi acıtan bu gerçekle başa çıkmak çok zordu. Bazı şeyleri burda bu insanlardan önce bilmek…Ama hiçbirşey yapamamak o kadar zordu ki ne yaparsam yapıyım kaderi değiştiremiyordum. Yaşanması gerekenler bütün engellere rağmen yaşanıyordu ve sonunda hep insanlar acı çekiyordu.

Günler geçiyordu. Ama ben hala buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum.

Sanki dünyaya ikinci defa gelmiştim

Giydiğim kıyafetler, yediğim yemekler, teknolojinin olmaması herşey çok farklıydı. Alışmıştım yine de burdaki yaşama. Prenslerle tanışmış hatta hepsiyle çok iyi arkadaş olmuştum. Ablam prens Wang Wook un eşiydi.

Günler birbirini kovalarken taht için de kavgalar da her gün biraz daha artarak devam ediyordu. Bunu görebiliyordum. Her prensin içinde o tahta oturmak geçiyordu. Onlarla konuşurken bunu hissedebiliyordum.

Ben sarayın bahçesinde gezinirken yanımda beliren prens Wang So ya gülümseyerek selam verdim. “Nasılsınız prensim?” Yüzünde her zaman bir ciddilik vardı. Hiç gülümsediğini görmemiştim. Diğer prensler gibi değildi o, farklıydı. Başını sallayarak ve çok hafif bir tebessümle ” iyiyim” dedi yanımda yavaş yavaş yürürken.

Onu diğerlerinden farklı kılan hiç sarayda yaşamayışıydı. Prenslerin ona çokta yakın durduğu söylenemezdi. Hatta ondan çekiniyorlardı. O da uzak duruyordu. Ve diğer prenslere nazaran tam bir dövüş ustasıydı. Ondaki bu farklılık hem dikkati mi çekmiş hem de beni etkilemişti. Neden saraya alınmadı, neden herşeyden herkesten uzak yaşadı bilmiyordum.

Onun tahtla ilgili düşüncelerini merak ediyordum. Acaba o tahta çıkmak ister miydi? Merakıma yenik düşüp sordum.” Görüyorum.” “Neyi?” Diye sordu etraftaki çiçekleri izlerken.

“Her geçen gün farklı bir olay oluyor burda. Ya birileri öldürülüyor ya da bir kumpasın içinde birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar. Bir insanı taht için öldürmek… Siz taht için bunu yapar mıydınız? Bunca kan döker miydiniz?”

Güldü… Evet ilk defa böyle güldüğünü görmüştüm. Ama bu gülüş alay eder gibiydi benimle. Bana alaylı gözlerle baktı ve durdu o durunca bende karşısına geçtim ve ciddi bi şekilde ona baktım. “Hiç aklıma gelmezdi doğrusu tahta çıkmak ve ben…”

“Neden ki sizde prenssiniz ve bu sizinde hakkınız.”

“Bilmem eğer taht beni çağırırsa neden olmasın.” Hala ciddi bi şekilde durmuyordu. Dalgaya aldığı belliydi.” Böyle bir fırsat elinize geçse kardeşlerinizi öldürür müydünüz?”

Aniden sorduğum soruyla affaladı. Şaşkın ve sinirli bir şekilde bana bakıyordu. Ellerimi yumruk yapıp sıktım. Korkuyordum. Yanlış bir soru sormuştum. Tam hiddetle üzerime yürürken arkadan gelen sesle o tarafa döndü.

“Heeey hae soo abla” gelen sesle bende o tarafa döndüm. Bu 10. Prens Wang Eun du. Ve yanında 8. Prens Wang Wook ile Wang Jun vardı. Hafifçe Wang So ya gülümseyerek yumuşatmaya çalıştım. Prensler Wang So ya selam verdi. Ama o onların yüzüne bakmadan gitti. Prenslere selam verdim tedirgin bir şekilde gülümseyerek. Aklım gala Wang So daydı. Prensler kendi aralarında şakalaşırken bizden gittikçe uzaklaşan Wang So ya baktım.

Wang So…

Hatırlamaya çalışıyordum. Ben lisedeyken Goryeo devleti ile ilgili araştırmalar yapmıştım. Kral Taejo ölmüştü. Prens Moo da cilt hastalığı yüzünden ölmüştü. Ve şimdi Prens Wang Yoo kraldı ama krallığı uzun sürmeyecek bunu biliyorum 1 sene den az zamanı kaldı.

Ondan sonra adını Gwangjong olarak değiştiren prens kimdi? Kardeşlerini ve diğer devlet adamlarını kılıçtan geçirecek olan kanlı kral… Gözümün önünden yavaş yavaş uzaklaşan Wang so… kalbimin atış hızını bütün bedenimde hissederken gözlerim doldu. Korkuyla Wang So nun arkasından bakakaldım…

Bekleme zamanı

Bir yılın daha sonuna geliyorum yavaş yavaş

Neyi beklediğimi bilmeden bekliyorum

Her zaman olduğu gibi her gün olduğu gibi

Belki sonu mutlu bi son olmayacak

Belki de son diye bir şey olmayacak

Yine de beklemeye değer biliyor musun

Gelecek yılda bu yıl gibi bir yanım yarım olacak

Ama her beklenen gün hayalinle geçecek

Bazen yüzün geliyor gözlerimin önüne, doya doya bakıyorum yüzüne

Her hücresini ezberlermiş gibi bakıyorum

Her yüz ifadeni aklıma kazıyorum

Bi anda geliyor bi anda kayboluyorsun

Ve ben tekrar bekliyorum…

İz

Senin fotoğraflarını tek tek silsem de telefonumdan, hatırlarım

Çünkü senin fotoğrafların için çekindiğim fotoğraflarıma bakarken yine sen düşersin yüreğime… Onları yok edebilirim.

Yine bi yerlerden çıkıyor senin için yaptığım şeyler. Mesela;

Senin bir kedin vardı. Kedinin bende olan fotoğraflarını silsem, senin için sahiplendiğim kedimin fotoğraflarına bakarken yine sen gelirsin aklıma, onlarıda yok edebilirim.

Birden masamın üzerinde duran deftere gözüm kayar. Senin için yazdığım şiirler durur. Onları da yok edebilirim.

Seninle ilgili herşeyi silebilirim, yok edebilirim.

Geriye bana benden hiçbir şey kalmaz.

Sadece bana kalan yüreğimde açtığın yara… İşte o yarayı yok edemem. İstesemde yok olmaz.

Çünkü o yaranın izi gitmez…

Güneşli bir günden… Sana hatıram…

Hissiz

Bir sıcacık tebessümüne muhtaç bırakmıştın

Sevgiyle bakan gözlerine hasret kalmıştım

İçimi yumuşatan o sesini gizlemiştin benden

Uzaklaştırmıştın kendini

Hissizleştirmiştin beni

Nefret etmek bile zor geliyor şimdi

Kalbim avuçlarının içinde çırpınıyor

Ölüyorum ben yavaş yavaş ellerinin arasında

“Goryeo’ya hoşgeldin”-2

“Bir ayın ışığıyla yüzyıllar öncesine yolculuk”

Fısıltılar yavaş yavaş kulaklarımda kendini belli etmeye başlayınca gözlerimi açmaya çalıştım bir süre fakat bir türlü uykudan kendimi alamıyordum. Çevremde insanların sesini duyuyordum ama uykudan uyanamıyordum. Zorlayarak gözlerimi açtım ve yanıbaşımda dikilen adama; adamın arkasında duran kızlara buğulu gözlerle baktım. “Noldu bana?” diye sordum. “Sadece bayıldın hae soo.” “Hae soo mu?” Dedim içimden fısıltıyla. Etrafıma bakındım bir süre. Şimdi farkettim.

Ben… Goryeo’ daydım.

Endişeyle yataktan doğruldum. Adamda sakin bir tavırla “Dikkat et ani hareketlerden kaçınmalısın.”dedi fakat çok endişeliydim.”Ben buraya nasıl geldim? Nasıl…”

“Şimdi sana herşeyi anlatacağım ben 4. Prens Wang So”

“Wang so’ mu?” diye hayretle sordum.

Wang So… Beni kendine bir mıknatıs gibi çeken bu isim… Tarih dersinden hatırlıyordum bu ismi fakat bir türlü belirginleşmiyordu zihnimde kim olduğu.

“Evet Wang So , sen buraya Baekje den geliyorsun orda bir isyan çıkmıştı. Sen o isyancıların arasında kafana aldığın bir darbeyle bayıldın. Ablan birazdan burda olur. Şimdi gitmem gerek.” Hiçbirşey söyleyemedim. Bu söyledikleri çok anlamsızdı. Bana bir süre daha baktıktan sonra yanımdan kalktı ve odadan çıktı.

Bende yataktan çıktım ve bu ilginç odayı izlemeye koyuldum. 2019 yılından bu döneme nasıl gelmiştim bir türlü anlayamıyordum. Goryeo Devleti ile ilgili herşeyi hatırlamam gerekiyordu. Odanın içinde gezinerek tarih derslerini aklıma getirmeye çalıştım:

Goryeo krallığı; 900′ lü yılların başında kurulmuş ilk hükümdarı Kral Taejo’ ydu. Hatırladığım kadarıyla 5 kral yönetmişti Goryeo’ yu. Yıkılması ise Yuan ordusunun baskıları sonucu olmuştu. 5 kraldan ilki Kral Taejo sonra 3. Prens Moo ardından Prens Wang Yoo ve… ve kardeşlerini öldüren Gwangjong … Hatırlıyorum böyle bir kral vardı. Tüylerim diken diken olmuştu. Gwangjong kardeşlerinin katili… Peki hangi prensti… Hangi prens kardeşlerini öldürecekti.

Birden kapı açıldı, irkilerek kapıya yöneldim. İçeri girenler hem neşeyle gülüyorlardı hem de merakla bana bakıyorlardı. Bende şaşkınlıkla onlara ve üzerlerindeki kıyafetlere bakıyordum. Bunlar prensler olmalıydı. Sırayla karşıma dizildiler ve yerlerinde duramayan çocuklar gibi bana bakmayı sürdürdüler.

İçimi bir anda korku kaplamıştı. Prenslerden biri diğerlerinin katili olacaktı. Öldürüleceklerdi… Sırayla baktım karşımda duran 10 kişiye. Bu olacak vahşete şahit olmak istemiyordum. Gözlerim dolarak onlara tebessümle bakmaya devam ettim.